Yazar Olmak

YAZAR OLMAK

     Yazar olmak nasıl bir duydu? Yazar olunur mu, doğulur mu? Kitapsız yazar olur mu? 40 kitap yayınlamak kişiyi yazar yapar mı? Tek kitapla yazar olmak mümkün mü?Yazar olmak tesadüfi mi yoksa emek yoğun ilişki mi? Yazarlığın sınıflaması olur mu? Burjuva yazarı mı halkın yazarı mı? Yazar sanat için mi halk için mi yazmalı? 
     Ne zor sorular bunlar! Oysa, ne kadar da kolay gözüküyor yanıtlar. Gerçekten öyle mi? Şimdi burda yüz tane ekonomist olsa ve ortaya bir konu atılsa, birbirinden değişik yüz ayrı görüş ortaya çıkar. Bu sorulara yanıt ararken de her akıldan farklı görüşlerin yansımasını doğal karşılamak gerek. Arada şu fark var: Ekonomistler kendi fikirlerinin mutlak doğru olduğu kanaatini taşımazken edebiyatçılar bu konuda ısrarlı davranmaktan kaçınmazlar.
     Kahvede otururken birden aklıma geldi yazmaya başladım gibi saçma sapan ifadelerle yazar olunamayacağını herkes kabul eder. Kim, hangi yazar ilk nerede yazmaya başlamış, ilk yazıları nerede yayınlanmış gibi yazarın kendi içselliğini ilgilendiren düşüncelerden sıyrılıp bıkmadan usanmadan yazma eylemini sürdürebilmekle bir yere gelinebilir ancak. Bu işin mutfağı genellikle dergilerdir. Yemek orda pişer. Yemeğin tuzunu ayarlamak, salçasını koymak dergi yönetimine düşer. Öyle olunca da pek çok genç kalemin (İlle de genç olması gerekmiyor. İlk yazmaya başlayan diyelim) ürünlerinin geri çevrilmesi çok doğal. Tam da bu noktada devreye iki unsur giriyor: Birincisi ''Hadi canım sizde, gidin bu işin okulunu okuyun'' gibilerinden dışa duran egoizm. Oysa bu ego yazarlığın okulunun olmadığını bilmeli. Diğeri ise kişinin iç dünyasını allak bullak eden melankoli. Küskünlük, içe kapanma, onca emek verdiği çalışmasının beğenilmemesinin yarattığı kırgınlık. Burada da şunu bilmeli kişi. Gerçekten emek verilmiş olsaydı geri çevrilmezdi. Doğrusu ne olmalıydı? Geri mi çevirdiler seni. Yine gönder. Yine çalış. Daha çok çalış. Bir ürünün geri çevrildiyse sen beş ürün gönder. Okudukça, yazdıkça, çalıştıkça, araştırdıkça yazdıklarındaki değişime sen bile şaşarşın. İşte o zaman senin ürün göndermene bile gerek kalmaz, senden isterler. Dergilerde roman yayınlamak olası olmadığına göre romancı ne yapacak. On-onbeş roman okuyup sonra kendisi yazmaya başladığında daha ilk denemede tüm kapıların yüzüne kapandığını görecek. Parasını verirsen yayınlarız diyen yayıncıların isteğine uyup anneannesinin emekli maaşını getirip yayıncıya teslim edecek. Kitabını eline aldığı ilk anların romantizmi geçtikten sonra John Stainbeck olmadığını anlamaya başlayacak. Gerçekten amacı yazar olmaksa nedenleri üzerinde duracak, kendi kendisiyle tartışmaya başlayacak. İlk günlerde ''Bende artık bir yazarım'' diye hava bastığı günlerin ardından nasıl sıradanlaştığını görüp, dolapları dolduran kitaplar yıllar sonra sararmaya başladığında olanın anneannesinin emekli maaşına olduğunu kabul etmek zorunda kalacak. 
     Türkiye'de roman, şiir, deneme, öykü yazarak tüm ekonomik giderlerini karşılaması olanaksız olan kişi zorunlu olarak kendine bir iş-uğraş seçmek zorunda. Böyle olunca yazarlık eylemi hobi haline mi geliyor? Yazı yazmak benim hobimdir diyen kişi derhal o kalemi kırmalı. Yazar olmak kişinin varoluşunun anlamı değilse başka işlere soyunsun ve iyi bir okuyucu olmayı tercih etsin. Yazı yazarak para kazanıp, yaşamını bu yolla sürdürmenin olanaksızlığı karşısında başka işlerde çalışan insanın önündeki yazarlık serüveni hayal değildir. Yeter ki yukarda da değindiğimiz gibi varoluşunun anlamını bu seçenekte yaşayabilsin. Hayatta el attığı konuların tümünde başarısız olan kişinin kalkıp hayatını yazmaya ve yazar olmaya niyetlenmesi ise tümüyle bu camia içinde reddedilir. Herkes benim hayatım romandır der demesine de gerçekte çok az kişinin hayatı romandır. Özellikle bu satırları yazan kişiye zaman zaman hayatını anlatan insanların sayısının giderek artması bunu anlamlı kılıyor. Yarattığı karakterleri yaşamın içinden alan, eli kalem tutan kişiye bu tarz isteklerin gelmesi elbette doğaldır. Oysa bu insanlar ısmarlama kitap yazılmayacağını, yazarın kendi felsefesine uygun düşen, toplumu derinden ilgilendiren konu ve olayları işleyeceğini bilmezler. Önemli olanın yaşadıklarımızın yazılması olduğunu sanırlar. Belki birgün kendilerine yazdıklarımızın yaşarlılığının daha önemli olduğunu anlatabiliriz. Asıl değerli olansa dünya klasikleri arasına girmiş dev yazarların neden bu yolu tercih ettikleri gerçeğindedir. İsteseler başka bir şey olamazlar mıydı? Ama, onlar eser vermeyi seçtiklerine göre yazarlığı varoluşlarının temel nedeninde aramamız gerekir.
     Bu noktada toplumsal konuları işleyen yazarlara bir-iki şey söylemekte fayda var: Toplumsal konuları işledikleri için kendilerini değerli sayan bu arkadaşlar çok derin yanılgı içerisinde olurlar. Dünya Edebiyat Tarihine baktığımızda böylesine insanın hücrelerine kadar işlemiş egoyu zor görürüz. Kaldı ki hangi eserin toplumsal olduğunun ayrımı da farklı bir konudur. Buna bakarak Kerime Nadir'i önemsiz yazarlar arasında mı sayacağız? Hiçbir yapıtında toplumsal konulara girmeyip salt aşk romanları yazan bir yazardan sözediyoruz. Söyler misiniz, kaç okura okuma alışkanlığı kazandırmıştır? Gençlik yıllarımızda hangimiz bu romanları okumadık? Birşeyler kattı mı bize? Evet veya hayır. Aslolan yazarın herhangi bir konuyu ele alması değil o konuyu yazarlığının en üst boyutlarında işleyebilmesi ve sanat değeri katabilmesidir. Bu nitelemeyi yaptıktan sonra onlarca yıl süren ve hala devam eden ''Sanat toplum için mi, sanat için mi?'' sorusunu karşımıza çıkartır. Veya burjuva yazarlığı mı halkın yazarlığı mı, yazarlığın bir sınıflandırması var mı gibi daha derin sorular da sorabiliriz. Şurası bir gerçek ki, tesadüfen yazar olunamayacağını, yazar olmanın emek istediğini ve kişinin varoluşunun anlamını taşıması gerektiği kanaatinde olduğumuzu belirtelim.
     En üstte tek kitapla yazar olunur mu diye bir soru sorduk. Ayrıca kırk kitabı olana yazar denir mi diye de ekledik. Kırk sözcüğü biraz abartma olsada ironik anlamdadır. Yoksa üç yüz kitap yazmış olanlarda vardır ki geleceğiz buna. Esas olan kitaptaki konunun ele alınış, işleyiş ve yaşam felsefesi karşısındaki duruşudur. Ömrü boyunca tek roman yazmış olan Şemsettin Sami'yi yazar saymayacak mıyız? Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat 1873 de yazıldı. Yazarın bir-iki tiyatro eseri dışında dil konulu çalışmalarını çıkarsak geriye bir tek bu roman kalır. Şimdi gelin bu kitap için yaşanan çağın gerçeklerinden söz etmiyor deyin. Bugün çocuk gelinlerden sözediyor ve şiddetle karşı çıkıyoruz değil mi? 15-16 yaşlarında evlilikleri görmüyor muyuz bu kitapta? Toplumsal bir konunun kökenlerinin nerelere uzandığının örneği bu. Afro'Türkler konusunda dizi yazı yazmış bir kişi olarak bu kitapta karşımıza çıkan Arap Dadı pekçoğuna sıradan bir karakter olarak gelebilir. Oysa, Osmanlı kölelik düzeni hakkında araştırma yapanların, bu insanların atalarının Afrika'dan kaçırılıp önce Girit'e ordan da imparatorluğun başkentine getirilip ev içi hizmetlerde kullanıldığını bilirler. Şemsettin Sami'nin bilmiyor olması olası değil. Kitabın konusu bu olmadığından sözkonusu olaylara değinmez ama, Arap Dadı karakteri de tesadüfen konulmamıştır. Aynı karakter değişik biçimlerde Reşat Nuri ve Hüseyin Rahmi'de de vardır.
     Emily Bronte, İngiliz edebiyatının Dünya Klasikleri içerisinde sayılan dev yazarlarından birisi. ''Uğultulu Tepeler'' yazarın tek kitabı. Bir daha yazmadı. Harper Lee dediğimizde aklımıza ''Bülbülü Öldürmek'' gelir. Peki başka? Hepsi bu. James Jones ''İnsanlar Yaşadıkça'' ile dünyayı kasıp kavurdu dersek yeridir. Örnekleri artırmak mümkün. Burada yazar olmanın kitap sayısıyla ölçülemeyeceğini anlatmaya gayret ettik. Bir de aynı başarıyı yakalamak olayı var. Çok sayıda yazar vardır ki birçok kitap yazmış olduğu halde hep o tek kitabıyla anılır. ''Rüzgâr Gibi Geçti'', ''Batı Cephesinde Yeni Birşey Yok'' yazarlarının diğer kitaplarının adını duydunuz mu? Doğrusunu isterseniz ben bilmiyorum. Buna bakarak bu yazarları yazardan saymayacakmıyız? 
     Şimdi biraz da ''Okumak'' eyleminden söz edelim: Yazabilmek için donanımlı olmak gerektği bunun yolunun da okumaktan geçtiği söylenir ki doğrudur. Kim ne kadar okumuş azıcık ucundan bakalım. İzmir'de yayınlanan ''Dönem'' dergisinin Nisan 1984 de yayınlanan 8. sayısında Cavit Yıldırım imzasıyla yayınlanan yazıdan faydalanarak söyleyelim: '' Okumayı çok severim, ya çok okumuş biri olduğumu söyleyemem. Şimdiye dek okuduğum kitaplar dört-beş yüzü geçmez. Oysa ben yaşta bin, bin beş yüz kitap okumuş olmalıydım. Nurullah Ataç.'' Yazar burada N. Ataç'ın bu yazıyı yazdığında 45 yaşlarında olduğunu söylüyor ve Ataç'ın içinde bulunduğu yaşta okudukları ile okuması gerektiği kitap sayısı hakkında bilgi verdiğini söylüyor. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama, bana Ataç, haklı gibi geliyor. Yazar devam ediyor: '' ....Ortalama bir hesapla günde bir saat, yılda 365 dört senede 1460 saat eder. 1460 saatte yavaşça, hatta elde kalem olmak üzere, her biri 500'er sayfalık 80 tane kitap okunabilir. Bu hesaba göre günde bir saat okumakla yılda herbiri 500'er sayfalık 20 kitap okunabilir. Bu hesabı Ataç'a uygularsak 400 kitabı 20 yılda okumuş olabilir. 20 yada 30 yıl. Bu önemli değil. Önemli olan Ataç'ın 400-500 kitapla bir dönem edebiyatımıza damgasını vurmuş olmasıdır. Önemli olan budur. '' Devam edelim okumaya ''...Öte yandan Salah Birsel'in Alain hakkında verdiği bilgiler hepsinden önemlidir bence. Yeniden yeniden okuma işinde kimse Alain'le boy ölçüşemez. Mauros'ya inanmak gerekirse, o, Balzac'ın çoğu kitaplarını yüz kez okumuştur. Alain, dört dörtlük bir okurun sınırlı bir kitaplığı olmasını, her yılda aynı kitapları okumasını öğütler. Kendi kitaplığı da sadece 30 kitaptan oluşur. Bunu zorunlu ve yeterli bulur.Ona çağdaş bir yazarı okutmak da zordur. Sabahattin Kudret'e gelince , o da döner döner aynı kitapları okur. En çok onur verdiği yapıtlar da Yahya Kemal'in, Yakup Kadri'nin edebiyat anılarıdır. Bunun nedenini kendisine soracak olursanız alacağınız yanıt şudur: Yeni kitaplar okuyarak yeni sürprizlerle karşılaşmak istemem. Bir tarafta yalnız iki yazarın kitaplarını okuyan S. Kudret, bir tarafta  400-500 kitapla Ataç, öte yandan otuz kitaptan fazlasını  evine sokmayan Alain...'' Yazar burada  '' Alain 30 kitapla Ataç'ı fersah fersah geri bırakmadı mı? '' derken yazıyı '' Alain 30 kitabıyla Ataç'a nasıl fark attı?'' diye soruyor... Elbette bu sorular tartışılır. Sadece okuma eylemine nasıl yaklaşıldığı konusunda örnek olsun diye aldım buraya.
     Günümüz okur profili ile geçmişi kıyasladığımızda karşımıza çok ilginç veriler çıkar. Okur artık bilinçsiz değil. Büyük olasılıkla bugünün okurunun yarının yazarı olabileceğini söylemek haksızlık olmaz. Bir yerde hata mı ettiniz, okur bunu hemen farkediyor ve eleştirisini yapıyor. Filan sayfada öldürdüğünüz kişiyi filan sayfada diriltmişsiniz demekten kaçınmıyor. Minarenin şerefesine ''Balkon'' ezan okuyana müezzin denmesi gerekirken ''İmam'' denmesini bağışlamıyor. Kuşku yok ki çok bilinçli bir okur kitlemiz var. Belki kitap okuyanımız az ama en azından yazarı dikkatli olmaya davet edebiliyor. Her kitap yazanın yazar olamayacağını açıkça vurguluyor günümüz okuru. Yayınladığınız kitap sayısı ne olursa olsun. Yazarın coğrafya'dan Tarih'e, Sosyoloji'den Arkeoloji'ye kadar bilinç düzeyinin yüksek olması gerektiği gerçek. Ekonominin ve Fiziğin kurallarından bane ne, ben Edebiyatçıyım diyemez yazar olan. Bilmek zorunda. Doğa gerçeklerine ters düşemez. 
     ''Halkın Yazarı'' kavramına karşı çıkanlar elbette olacaktır. Sanatı sanat için yapmanın yanlışlığını vurgulayanlarda. Halk için yazmıyorsanız yazdıklarınız kime? Okuyucu profiliniz kimlerden oluşuyor? Kitap fuarlarında sinek avlarken, 3-5 kitap imzalamayı başarı kabul ederken sanatınızın sanat için olması neyi ifade eder? Edebiyat camiası içerisinde adınızın bilinirliğinin artması da yazara çok şey katmaz. Ne yazık ki, kişisel tercihlerle bu tarz kişilerin çokça parlatıldığını da günümüzde artık yayıncılığın ekseninin kaymasından anlıyoruz. Camia istediği kadar parlatsın, istediği kadar kendi içerisinde kabul etsin halka ulaşamayan kişi sadece ve sadece çok dar bir kalıbın içine sıkışmış gibidir. Varoluşunuza verdiğiniz anlam yapıtlarınızda açıkça görüleceği için burjuvazininmi yoksa halkın yazarımı olduğunuzu zaten ortaya koyacaktır. Onca sorunu görmeyip sanatı sanat için yapanlara karşı toplumcu gerçekçiliğin önemini bir kez daha vurgulamak isterim.
     Yazar olmak nasıl bir duygu mu? Anlatılmaz. Yaşanır.

ERDİNÇ OZAN

YORUM EKLE